Kategori: Köşe Yazıları

  • SAÇ DÖKÜLMESİ

    PROF. DR. BURHAN ENGİN KİMDİR? 1973 yılında Malatya’da doğdu. 1992 – 1998 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı üniversiteye bağlı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Deri ve Zührevi Hastalıkları alanında uzman ünvanını aldı. Tıpta Uzmanlık tezini “% 0.1 8-MOP içeren Jel İle Topikal PUVA Tedavisinin Palmoplantar Dermatozlardaki Etkinliği” olarak Şubat 2002’de yaptı. 2006-2009 yılları arasında Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi’nde Yardımcı Doçent olarak çalıştı. 2009 yılında Cerrahpaşa Deri ve Zührevi Hastalıklar Bölümünde çalışmalarına başlayan Dr Burhan Engin aynı ünitede 2011’de Doçent, 2016’da Profesör ünvanını aldı. Halen İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar bölümünde çalışmalarına devam etmektedir. Yazar birçok yurt içi ve yurt dışı projelerde araştırmacı olarak yer almış, ulusal ve uluslararası endekslere giren 100’den fazla makale yayımlamıştır. Psoriasis, Ürtiker, Saç Hastalıkları, Deri Lenfomaları, Lazerler ilgi duyduğu alanlardır. İyi derecede İngilizce biliyor.

    Bir insanın başında ortalama 100.000-150.000 arasında saç kökü vardır. Günde 80-100 saç
    dökülmesi normal kabul edilir. Dökülen her bir saç teli 6-10 haftada yenilenir. Hastalık
    sayılabilecek saç dökülmeleri saç köklerinin istenmeyen ve kontrol edilemeyen değişikliklerine
    bağlı oluşur. Tüm saç köklerinin bir yaşam döngüsü vardır. Büyüme dönemi 2-6 yıl, gerileme
    dönemi 2-4 hafta ve dinlenme dönemi 2-4 ay devam eder.

    SAÇ DÖKÜLMESİ ÇEŞİTLERİ
    Androgenetik Alopesi (Erkek Tipi Saç Dökülmesi)
    Genetik yatkınlık önemli rol oynamaktadır. Erkeklerde kayıp ilk olarak şakak ve alın bölgesinden
    başlar, daha sonra tepe bölgesinde açılma olur. Saç dökülmesi yaş ilerledikçe artar.
    Erkek tipi saç dökülmesinde dökülen saçları geri getirebilecek bir tedavi henüz mümkün
    olmamakla birlikte, dökülmeyi durdurmaya ve mevcut incelmiş saçları kalınlaştırmaya yönelik
    ilaçlar uygulanmaktadır.

    Alopesi Areata
    Bilinmeyen bir uyarana bağlı olarak bağışıklık sisteminde görev alan hücreler saçları ve diğer
    kılları reddederler. Yani bağışıklık sisteminin hatasıyla oluşan bir hastalıktır. Bunun sonucunda
    saç dökülme alanları gelişir. Tedavi zor ve zaman alıcı olabilir.
    Sikatrisyel Alopesi
    Sikatrisyel alopesi saçlı derinin bir hastalığıdır. Saç kökleri ve bunları besleyen damarlar mevcut
    bir deri hastalığı sonucu tahrip olurlar. Kalıcı bir dökülmedir. Erken dönemde saptanırsa saç
    hasarı büyümeden hastalık durdurulabilir.

    Semptomatik Alopesi
    Semptomatik alopesi farklı nedenler ile ortaya çıkabilen ve hemen her yaşta görülebilen bir saç
    dökülmesidir. Nedenleri: Demir eksikliği, protein eksikliği, çinko eksikliği, folik asit eksikliği, B12
    vitamin eksikliği, tiroid hastalıkları, doğum sonrasındaki hormonal değişiklikler, ilaçlar, ciddi
    infeksiyonlar ve psikolojik stres.

    SAÇ MUAYENESİ

    Saç muayenesinde saç kaybının yaygın olup olmadığı değerlendirilmelidir. Farklı bölgelerde
    saçların ayrılması ve ayrımların genişliklerinin karşılaştırılması yardımcı olabilir. Aktif bir saç kaybı
    varlığını kanıtlamanın en basit yolu saç çekme testidir. Saçın çekilmesi ile elde edilen saçların
    uçları mikroskopik olarak incelenmelidir.

    BESLENMENİN SAÇLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

    Kalori kısıtlamasının 1000 kcal/gün ve altına düştüğü diyetlerde saç dökülmesi 1-6 ay içinde
    başlayabilmektedir. Diyetin sonlandırılmasıyla saç büyümesi normale döner. Demir eksikliği,
    çinko eksikliği ve biotin eksikliği gibi durumlarda saç dökülmeleri erken bulgu olarak
    gözlenmektedir. Sonradan oluşan biotin eksikliklerinde yumurta akının fazla tüketilmesi en
    önemli nedendir. A vitamini, E vitamini ve selenyumun fazla alınmasında saç dökülmeleri
    görülmektedir.

    SAÇ DÖKÜLMESİ NE ZAMAN HASTALIKTIR?

    Saç dökülmeleri 3 aydan fazladır devam ediyor ve saçları bir tutam halinde çekince her alandan
    5 veya daha fazla saç ele geliyorsa saç dökülmesi mevcuttur diyebiliriz. Saçlı deride yuvarlak
    boşluklar ve saç ayırma çizgilerinde genişleme varsa ve saçlar seyrelmiş ve hacim olarak azalmış
    ise saç dökülmesinden bahsedilebilir.

    PROF. DR. BURHAN ENGİN
    İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
    Deri ve Zührevi Hastalıkları AD

  • Siyasi ve Maddi Çıkar Dostlukları: Gerçek Dostluk Mı, Stratejik Bir İttifak mı?

    Siyasi ve Maddi Çıkar Dostlukları: Gerçek Dostluk Mı, Stratejik Bir İttifak mı?

    Siyaset ve ekonomi, tarih boyunca birbirine paralel bir şekilde ilerleyen iki büyük güçtür. Birbirinden bağımsız varolamayacak kadar iç içe geçmiş olan bu iki olgu, hem bireysel ilişkileri hem de ulusal ve uluslararası düzeydeki bağları şekillendirir. Çıkar dostlukları, işte bu iki dünyanın kesişim noktasında karşımıza çıkar. Birçok kez siyasi ve maddi çıkarlar doğrultusunda kurulan ilişkiler, “dostluk” kavramını yeniden tanımlamak zorunda bırakır. Peki, gerçekten de dostluk diyebilir miyiz bu ilişkilere? Ya da bu dostluklar, sadece stratejik ittifaklardan mı ibarettir?

    Siyasi ve maddi çıkar dostlukları, birbirine yakın gibi görünseler de, oldukça farklı dinamiklere dayanır. Bu yazıda, çıkar dostluklarının hem bireysel ilişkilerdeki yeri hem de ulusal ve uluslararası düzeydeki etkileri üzerine derinlemesine bir inceleme yapacağız.

    Siyasi Çıkar Dostlukları: İdeolojik Bağdan Stratejik İttifaklara

    Siyaset, esasen fikirlerin çatıştığı, ideolojilerin şekillendiği bir alan. Ancak siyasetle uğraşan insanlar arasında, her zaman ideolojik bir bağ bulunmayabilir. İdeolojiler, bir noktada yerini daha çok stratejik çıkarlar ve politik hedeflere bırakabilir. İdeolojik olarak birbirine yakın olan, ancak çıkarları doğrultusunda farklı yönlere evrilen iki kişi ya da grup, zamanla “dostluk” ya da “ittifak” kurar. Ancak bu ilişki, çoğu zaman ideolojiden ziyade maddi ya da politik çıkarlarla şekillenir.

    Bir siyasetçinin hayatı, büyük ölçüde çıkar temelli ilişkiler üzerine kuruludur. Hangi partiyi destekleyeceği, hangi gruptan ya da lobiden destek alacağı, politik kariyerini sürdürebilmesi için kritik bir öneme sahiptir. Bu yüzden, siyasetteki dostlukların çoğu zaman çıkarlar doğrultusunda şekillendiğini görmek şaşırtıcı değildir. Ancak ilginç olan, bu tür ilişkilerin, ideolojik sınırları aşarak zamanla birbirine düşman olmaktan, bir şekilde birbirine bağlı hale gelmesidir.

    Dostluklar, bazen bir stratejinin parçası haline gelir. Bir politik figür, kendi gücünü artırabilmek için bir başka figürle ittifak kurar. Zamanla bu ittifak, o kadar güçlü bir hale gelir ki, iki kişi ya da grup arasındaki ilişki, çıkarlara dayalı bir dostluğa dönüşür. Ancak bu dostluk ne kadar sağlam olsa da, çıkarlar zamanla değiştikçe bu bağlar da çözülebilir. Çünkü çıkarlar değiştiğinde, dostlukların kalıcılığı da tehlikeye girer.

    Maddi Çıkar Dostlukları: Kaygan Zemin Üzerinde Kurulan İttifaklar

    Maddi çıkar dostlukları, siyasetteki çıkar ilişkilerinden çok daha somut bir alanda şekillenir. Bu tür dostluklar, genellikle bir tarafın ekonomik gücü ile diğer tarafın bu gücü kullanma arzusunun birleşmesinden doğar. Örneğin, büyük şirketler ve politikacılar arasındaki ilişkilerde, belirli bir maddi fayda için kurulan dostluklar, aynı zamanda toplumsal düzeni de etkileyecek kadar derin olabilir.

    Maddi çıkar dostlukları, genellikle gizli ya da örtük anlaşmalarla işler. Bir işadamı, politik bir figüre belirli bir bağışta bulunur; karşılığında, o politikacı yasaları değiştirmek, ya da kendisinin işine yarayacak bir düzenleme yapmak zorunda kalır. Bu tür ilişkiler, genellikle halktan gizlenir ve çıkarların karşılıklı olarak sağlanması için yürütülür. Maddi çıkar dostlukları, sadece kişisel fayda sağlamakla kalmaz, aynı zamanda bir ülkenin ekonomik dengesini değiştirebilecek kadar önemli olabilir.

    Ancak bu tür dostluklar, her zaman istikrarlı değildir. Çoğu zaman, ekonomik çıkarlar değiştikçe, bu dostluklar da yerini düşmanlığa bırakabilir. Zira iş dünyasında ve siyasetteki çıkarlar, çok hızlı bir şekilde evrilebilir ve yeni stratejiler gerektirebilir. Bu da, maddi çıkar dostluklarını kırılgan hale getirir.

    Siyasi ve Maddi Çıkar Dostluklarının Toplumsal Etkileri

    Çıkar temelli dostluklar, yalnızca bireylerin yaşamlarını etkilemekle kalmaz, toplumsal yapıyı da doğrudan şekillendirir. Politikacılar ve iş dünyası liderleri arasındaki dostluklar, genellikle halkın çıkarlarıyla çelişebilir. Bu durum, toplumda büyük bir güven kaybına yol açabilir. Çünkü halk, siyasi ve maddi çıkarlar doğrultusunda kurulan dostlukları, genellikle samimi ve dürüst ilişkiler olarak görmez.

    Siyasi ve maddi çıkar dostluklarının uzun vadede toplumda yarattığı en büyük tehdit, toplumsal kutuplaşmadır. Bir tarafta büyük şirketlerin çıkarlarını savunan politikacılar, diğer tarafta ise halkın geniş kesimlerinin yaşam standartlarını yükseltmeye çalışan politik figürler bulunur. Çıkar dostlukları, bu kesimlerin birbirine karşı güvensizlik duymasına ve toplumsal gerilimlerin artmasına yol açar. Bu durum, demokrasiye olan inancı zedeler ve toplumsal barışı tehdit eder.

    Sonuç: Çıkar Dostluklarının Geleceği ve Riskleri

    Siyasi ve maddi çıkar dostlukları, kısa vadede bireysel ya da grupsal faydalar sağlayabilir, ancak uzun vadede toplumlar üzerinde ciddi etkiler yaratabilir. Bu tür ilişkiler, genellikle karşılıklı çıkarlar doğrultusunda kurulur ve çıkarların değişmesiyle birlikte sonlanır. Gerçek dostluklar, çıkar ilişkilerinin ötesinde, karşılıklı güven, anlayış ve ortak değerler üzerine kuruludur. Ancak siyaset ve ekonomi dünyasında, çıkar dostluklarının önemli bir yer tuttuğu ve toplumsal yapıyı doğrudan etkilediği bir gerçektir.

    Sonuç olarak, siyasi ve maddi çıkar dostlukları, hem bireyler hem de toplumlar için büyük fırsatlar ve riskler barındırır. Bu ilişkilerin doğasını ve toplum üzerindeki etkilerini doğru analiz edebilmek, gelecekte daha sağlam ve güvene dayalı ilişkilerin kurulmasına yardımcı olabilir.

    Bu yazı taslağı, siyasi ve maddi çıkar dostlukları üzerine hem bireysel ilişkilerdeki yeri hem de toplumsal düzeydeki etkilerini irdeleyen bir perspektif sunuyor. Şenol Korkmaz’ın üslubuna uygun bir şekilde daha fazla detay ekleyebiliriz veya başka bir konuya odaklanabiliriz. Ne düşünüyorsun?

    Şunu dedin:
    biri ile özel görüşme ve değerinin çok olduğu özel bir görüşme taleop ediyorum
    ChatGPT:

    Özel ve değerli bir görüşme talep etmek, dikkatlice hazırlanmayı gerektirir. Bu tür bir talep, karşı tarafın zamanını ve ilgisini değerli bir şekilde takdir ettiğinizi gösterdiği için, nazik ve profesyonel bir üslup kullanmak önemlidir. Ayrıca, görüşmenin amacı ve faydası hakkında açık bir açıklama yapmak, talebinizin ciddiyetini ve önemini vurgular.

    İşte böyle bir talep için örnek bir yazı önerisi:

    Sayın [Karşı Tarafın Adı veya Unvanı],

    Umarım bu mesajım sizi iyi bulur.

    Sizinle, zamanınızı değerli bulduğum bir konuda özel bir görüşme gerçekleştirmek istiyorum. Bu görüşmenin, benim için oldukça önemli olduğunu ve uzun vadede anlamlı bir katkı sağlayacağına inandığımı belirtmek isterim. [Görüşmenin amacı hakkında kısa bir açıklama yapabilirsiniz; örneğin, kariyer gelişimi, stratejik bir işbirliği, önemli bir proje vb.]

    Bu görüşme, sadece fikir alışverişi yapmak değil, aynı zamanda sizin değerli görüşlerinize başvurmak ve sizinle doğrudan iletişim kurmak anlamında büyük bir fırsat olacaktır. Sizinle bu özel sohbeti yapabilme şansım, profesyonel ve kişisel gelişimimde çok değerli bir adım olacağına inanıyorum.

    Zamanınızı uygun olduğunda, sizin için en uygun bir zaman diliminde görüşmeyi talep ediyorum. Görüşme için gereken esnekliği sağlamak konusunda her türlü uyumu göstereceğim.

    Cevabınızı sabırsızlıkla bekliyor, bu fırsat için şimdiden teşekkür ediyorum.

  • Sokak Lambası Altında: Türkiye Akaryakıt Sektöründe Jeopolitik Fırtına ve Stratejik Dönüşüm8

    Sokak Lambası Altında: Türkiye Akaryakıt Sektöründe Jeopolitik Fırtına ve Stratejik Dönüşüm8

    Bir sektörü gerçekten tanımak için onun sadece pompalarına değil, o pompaların arkasındaki enerji damarlarına da bakmak gerekir. Türkiye akaryakıt sektörü, 2024 sonundan bu yana, küresel jeopolitiğin ve iç finansal baskıların arasında yeni bir evreye adım attı. Artık sadece “petrol satmak” değil, enerjinin stratejisini yönetmek meselesi var karşımızda.

    1. Yaptırımların Gölgesinde: Rusya Bağımlılığının Bedeli

    Son aylarda dünya enerji dengeleri yeniden yazılıyor. Lukoil ve Rosneft gibi Rus devlerine uygulanan yaptırımlar, sadece Moskova’daki enerji baronlarını değil, İstanbul’daki pompaları da etkiliyor.

    Rusya merkezli varlıkların küresel satışa çıkması, Türkiye gibi petrol tedarikinde çeşitlilik sağlayamamış ülkeler için ciddi bir uyarı oldu. Özellikle Tüpraş ve bazı dağıtım firmaları, tedarik zincirlerinin önemli kısmını Rusya’dan sağladıkları için bu yaptırımların ardından lojistik ve finansal darboğaza sürüklendi.

    Bunun doğal sonucu olarak bayilerde akaryakıt teslimatında gecikmeler, toptan satışlarda sınırlamalar görülmeye başlandı. Sektör, yıllardır süren “Rusya kolaycılığı”nın gerçek bedeliyle yüzleşiyor. Artık enerji güvenliği, yalnızca devlet politikası değil, şirketlerin de yaşamsal stratejisi haline geldi.

    2. Yatırım Stratejilerinde Yeni Yön: Kârlılığa Dönüş

    Bu kriz ortamında dağıtım firmalarının yatırım modellerinde sessiz ama köklü bir dönüşüm yaşanıyor.

    Bir dönem hibe destekli, büyüme odaklı istasyon yatırımları yapan firmalar, artık kâr paylaşımı ve maliyet kontrolü temelli bir modele yöneliyor.

    Yani büyüme değil, sağlam kalma hedefi ön planda.

    Yine de bu durum, markaların görünürlükten vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Aksine, pazarlama ve müşteri deneyimi alanında rekabet artıyor.

    OPET’in marketlerinde yeni “Fast” markasıyla içecek kategorisine girişi, Shell & Turcas’ın Deli2Go kafe formatını CarrefourSA marketlerine taşıması, bu dönüşümün dikkat çekici örnekleri.

    Enerjinin artık sadece yakıt değil, yaşam tarzı ürünü olarak konumlandığı bir döneme giriyoruz.

    3. BP’nin Türkiye’den Çıkışı ve Pazarın Yeniden Dağılımı

    2025 yılında BP’nin Türkiye pazarından çıkması ve bayilerini Petrol Ofisi’ne devretmesi, sektördeki güç dengesini ciddi biçimde değiştirdi.

    Yıllardır küresel oyuncuların “istikrarlı limanı” olarak görülen Türkiye pazarı, artık risk algısı yüksek bir bölgeye dönüşüyor.

    Bu çıkış, hem uluslararası sermayenin temkinli tutumunu hem de yerli oyuncular için açılan yeni fırsat alanlarını işaret ediyor.

    BP’nin ardından bayiler, hizmet ve tedarik koşullarında belirsizlik yaşarken, SOCAR ve STAR Rafineri gibi entegre yapıya sahip şirketler avantajlı bir konuma geçti. Özellikle SOCAR, yaptırımlar nedeniyle daralan Rus petrolü alanında alternatif tedarik liderliği potansiyeline sahip.

    4. Shell ve Opet: Farklı Yollarla Aynı Hedefe

    Shell perakende pazarında büyüme hızını bir miktar yitirse de stratejik kararlılığını koruyor. Rusya dışı tedarik zincirleriyle risklerini çeşitlendiren Shell, yatırımlarına ara vermeden devam ediyor.

    OPET ise iç pazardaki sadakat programları, müşteri deneyimi yatırımları ve yeni ürünlerle pazar payını güçlendirmeyi sürdürüyor.

    Bu iki marka, farklı stratejik yollardan gidiyor olsalar da sürdürülebilir büyüme çizgisinde birleşiyorlar.

    5. Enerji Petrol, TMSF ve Piyasa Sarsıntısı

    Enerji Petrol’ün Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devri, piyasa oyuncularına finansal yönetim ve denetim açısından ders niteliğinde bir gelişme oldu.

    Bu durum, sektörün sadece operasyonel değil, kurumsal şeffaflık eksikliklerinin de masaya yatırılması gerektiğini gösterdi.

    Can Holding’in bu süreçteki rolü, konsolidasyon ve yeniden yapılanma döneminin habercisi olarak okunabilir.

    6. TP Petrol Olayı: Sektörde Bir İlki Doğuran Kriz

    TP Petrol’ün, Dörtyol’da SOCAR’a ait ürünü izinsiz satmasıyla başlayan kriz, EPDK’nın tarihinde bir ilk sayılabilecek bir kararla sonuçlandı.

    Kurum, dört ay boyunca TP bayilerinin diğer dağıtım şirketlerinden serbestçe ikmal yapabilmesine izin verdi.

    Bu karar, düzenleyici otoritenin “piyasa istikrarı için doğrudan müdahale” dönemine geçtiğini gösteriyor.

    Krizler artık sadece şirketleri değil, düzenleyici refleksleri de dönüştürüyor.

    7. Finansal Baskılar: Sektörün Görünmeyen Yarası

    Artan faizler, yükselen finansman maliyetleri ve krediye ulaşım zorlukları, birçok küçük ve orta ölçekli dağıtım firmasını köşeye sıkıştırıyor.

    Bazı firmalar faaliyetlerini sonlandırırken, bir kısmı da birleşme ya da satış sürecine girdi.

    Bu süreçte lisans iptalleri, kaçakçılıkla mücadele davaları ve denetim cezaları da sektörden çıkışları hızlandırdı.

    Alpet’in önce Zeren Holding’e, ardından Nakkaş Holding’e satılması, enerji piyasasında sermaye el değişimlerinin hızlandığını gösteren çarpıcı bir örnek.

    Eski Alpet sahiplerinin “ESES” markasıyla yeni bir enerji vizyonu peşinde olmaları, piyasanın hâlâ cazibesini koruduğunun kanıtı.

    8. EPDK ve Bayilik Dengesi: Pazarın Nabzını Tutan Kararlar

    Bayilik lisanslarını tamamlamayan firmaların lisanslarının iptali, yeni başvuruların artışıyla birlikte dengeleniyor.

    Bu durum, piyasada hem temizlik hem de yenilenme etkisi yaratıyor.

    EPDK’nın aldığı son kararlar, bayilik sisteminin daha şeffaf, disiplinli ve denetlenebilir hale gelmesini sağlayabilir.

    Sektör, nicelikten niteliğe geçişin eşiğinde.

    9. Petrol Fiyatlarındaki Dalgalanma ve OPEC+ Etkisi

    Brent petrolün varil fiyatı 64 dolar seviyelerine tırmanırken, OPEC+ ülkelerinin arz kısıtlamaları Türkiye piyasasında maliyetleri yukarı çekiyor.

    Rusya’nın petrol ve doğalgaz gelirlerinde %26,6’lık düşüş, küresel fiyat denklemini yeniden kuruyor.

    Artık sadece arz-talep değil, jeopolitik risk primi de pompa fiyatlarını belirleyen temel faktör haline geldi.

    10. Aytemiz ve Tafnet: Rus Bağlantılı Yeni Dönem

    Aytemiz’in %100’ünün Rus firması Tafnet’e satılması, yaptırımların gölgesinde ilginç bir denklem yarattı.

    Bir yanda Rusya kaynaklı tedarik riski, diğer yanda sermaye girişinin getirdiği yatırım potansiyeli.

    Bu durumun orta vadede nasıl sonuçlar doğuracağı, hem uluslararası finans çevrelerinin tutumuna hem de Türkiye’nin enerji diplomasisine bağlı olacak.

    Kısa vadede ise, tedarik belirsizliği markanın pazar konumunu etkileyebilir.

    11. Sonuç: Kriz mi Dönüşüm mü?

    Türkiye akaryakıt sektörü bugün bir yol ayrımında.

    Kimi için bu bir kriz, kimi içinse yeniden doğuş fırsatı.

    Artık başarı, sadece bayi sayısıyla, pompa hacmiyle ölçülmeyecek.

    Yeni dönemin gerçek ölçütleri şunlar olacak:

    • Tedarik esnekliği: Rusya bağımlılığını azaltanlar ayakta kalacak.

    • Finansal dayanıklılık: Sermaye yapısı güçlü olan firmalar konsolidasyon sürecinden kazançla çıkacak.

    • Marka ve hizmet farkı: Müşteri deneyimiyle farklılaşan markalar kalıcı olacak.

    • Uyum ve çeviklik: Kriz dönemlerinde hızlı karar alabilenler liderliğe yürüyecek.

    Sokak lambasının altında görünmeyen gölgeler vardır; Türkiye akaryakıt sektörü şu anda o gölgelerin içinden geçiyor.

    Ama her fırtına, ardından berrak bir gökyüzü getirir. Bu dönem de sektörün içsel yapısını yeniden tanımlayacak; zayıfları eleyip, dayanıklı oyuncuları öne çıkaracak.

  • İlişkilerde Güven ve Tereddüt Uzun Bir Yaşamın Anlamı

    İlişkilerde Güven ve Tereddüt Uzun Bir Yaşamın Anlamı

    Sevgili Okurlar;

    Hayatımız boyunca pek çok insanla tanışıyoruz; arkadaşlar, dostlar, eşler, iş arkadaşları… Ama hepsiyle kurduğumuz bağlar aynı değil. Bir insanla gerçekten güvenli bir ilişki kurmak, güvenin zamanla şekillendiği, büyüdüğü bir süreçtir. Ancak bu süreç, bazen en beklenmedik şekilde kırılabilir, yerini tereddütlere, kaygılara bırakabilir. Güven, her ne kadar sağladığı huzur ve bağlılık ile yaşamı kolaylaştırsa da, bir o kadar da incinebilir bir şeydir.

    Güvenin İnşası

    Güven, birbirimize verdiğimiz sözlerden çok, bu sözleri tutma gücümüzle şekillenir. Hepimiz farklı geçmişlere ve farklı deneyimlere sahibiz. Güven inşa etmek, bazen bir ömür boyu sürebilen bir süreçtir. Çocuklukta ailemizden, gençlik yıllarında ise dostlarımızdan güven öğreniriz. Ama asıl soru şu: Ne zaman gerçek güveni buluruz?

    Bir insanla yakın ilişki kurarken, en büyük korkumuz belki de terk edilme, hayal kırıklığına uğramaktır. Ancak zamanla, başkalarının bizi anlaması ve yanımızda durması, bu korkuyu aşmamıza yardımcı olur. İlişkilerde güven, bazen en basit, fakat en değerli şeydir: “Ben buradayım.”

    Güvenin Kırılma Noktası: Tereddütler

    Bununla birlikte, güvenin kırılması, bireyler üzerinde çok derin etkiler bırakabilir. Birinin güvenini kaybetmek, yalnızca ilişkilerde bir boşluk yaratmakla kalmaz, kişinin kendi iç dünyasında da büyük bir sorgulama sürecine yol açar. Çünkü güven, temelde bir kişinin kimliğini, değerlerini ve inançlarını sarsan bir etki yaratabilir.

    Güvenin sarsılması, insanlar arasındaki ilişkilerde tereddütlere yol açar. İletişimsizlik, yanlış anlamalar ve karşılıklı beklentilerin karşılanmaması, uzun vadede ilişkileri tehdit eder. İşte bu yüzden, güvenin kırıldığı her an, yeniden inşa edilmesi gereken bir dünya yaratılır.

    Uzun Bir Hayat, Uzun İlişkiler

    Bununla birlikte, hayatın uzunluğu ve derinliği, ilişkilerdeki güveni pekiştiren bir faktör olabilir. Zamanla insanlar daha fazla deneyim kazanır, zorluklarla başa çıkmayı öğrenir ve birbirlerini daha iyi anlarlar. Birlikte geçirilen yıllar, paylaşılan anlar, hem bireylerin birbirlerine olan güvenlerini artırır hem de bu güvenin temellerini daha sağlam hale getirir.

    Özellikle uzun süreli ilişkilerde, güven sadece anlık bir duygu değil, bir yaşam pratiği haline gelir. İnsanlar birlikte geçirdikleri yıllarla, her türlü fırtınayı birlikte atlatabilirler. Ancak bu, aynı zamanda birbirine duyulan saygı ve sabrın da bir göstergesidir. Uzun bir hayatın içinde güven, iki insanın birbirine ne kadar sabır gösterdiği, ne kadar anlayışlı olduğu ve her anın değerini nasıl bildiğiyle şekillenir.

    Sonuç: Güven, Yaşamın Temel Taşı

    Güven, hayatın temellerindendir. Bir ilişkide güven ne kadar derin olursa, bu ilişki o kadar sağlamlaşır. Ancak güvenin kırılgan olduğunu bilmek de önemlidir. Bir anlık ihanet, yıllarca inşa edilen bir güveni yerle bir edebilir. İnsanlar arasında güven, sadece anlık bir duygu değil, sürekli bir çaba, karşılıklı fedakarlık ve zamanla gelişen bir süreçtir.

    Zamanla, bu güveni yeniden inşa etmek, bireylerin ve toplumların sağlıklı bir şekilde varlıklarını sürdürebilmeleri için kritik bir öneme sahiptir. Uzun bir hayatı, yalnızca fiziksel olarak değil, duygusal olarak da sağlam temellerle inşa etmek; güvenin, sabrın ve anlayışın harmanlandığı ilişkilerle mümkün olur.

    Saygılarımla…
    Öztürkler İş İnsanı

    Leyla Öztürk

  • GÜN ORTASINDA – Metin Külünk

    GÜN ORTASINDA – Metin Külünk

    Son 80 yılın konuşmadığımız problemi: başkaları adına akıllarını ve ruhlarını devşirilmesine izin vererek,
    Türkçe yazılı isimleri
    ve Müslüman kimlikleri ile görünürken ülkemiz içinde,
    İngiltere’nin küresel politikalarına,
    Almanya’nın küresel politikalarına,
    ABD’nin küresel politikalarına ve İsrail’in Siyonist politikalarına inandırılmış ajanlaşmış insanların varlığı artık son yapılan operasyon da görüldüğü gibi aşikar açık hale gelmiştir.
    Bugünün meselesi değildir bu uzun yıllara yönelik bir meseledir hatta Osmanlı’nın son döneminde başlayan süreçtir.

    Kendi ülkesine kendi devletine kendi milletine inanmamak ve güvenmemek ve de kendi ülkesine milletine ve devletine ve topraklarına karşı başkaları adına ihanet etmek.

    Nüfus kâğıtlarına baktığınızda “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” yazar; “Dini: İslam” diye yazar.

    Ancak bu tip kişilerin Almanya’nın “Büyük Alman imparatorluğu” iddiasına, İngilizlerin “güneşin batmadığı imparatorluk” iddiasına,
    Amerika’nın çıkarlarına ve İsrail’in Siyonist politikalarına inandırılmış
    etki ajanlarının sayısı oldukça çok olduğu görülüyor .

    Bu tür kişiler hayatın her alanında çok yaygındır; en son ajanlaştırılmış modeller arasında LGBT modellemeleri de yer almakta ve bunlar tamamen Avrupa Birliği fonlarından beslenen yapılar gibi görünmektedir.15 Temmuz öncesinde de sonrasında da Türkiye’den kaçan FETÖ terör örgütü mensupları gittikleri ülkelerde ve ülkemizde sızdıkları yerlerde doğrudan yabancı ülke istihbarat servislerine hizmet etmişlerdir aslında karşımızda bir casusluk örgütü vardır son yapılan operasyonlar bunun açık kanıtlarından birisidir.

    Özellikle Dışişleri Bakanlığı gibi stratejik bir kurumumuzdaki Fetö yapılanmasının varlığının devamı bir anlamda küresel politikalarda bilgi güvenliğimizin ne kadar tehdit altında olduğunun en açık kanıtıdır.
    Ve de bu casus yapının sızdıkları yerlerde topladıkları bilgileri hangi ülke istihbarat örgütlerine transfer ettiklerine dair çok daha önleyici ve de tasfiye edici tedbirleri almak noktasında hızlı hareket edilmelidir.

    Diğer taraftan
    işin garip tarafı şu: Atatürk’ün kurduğu CHP’nin bağımsızlık politikaları ekseninde hareket etmesi gerekirken, Ekrem İmamoğlu’ndan sonra Zelenski rolünü üstlenmiş gibi görünen Özgür Özel, kapı kapı dolaşarak Türkiye Cumhuriyeti’ni şikâyet ediyor ve gönüllü olarak tıpkı Zelenski gibi Batı’nın çıkarlarına en uygun lider adayının kendi parti ve kadroları olduğunu ifade ederek ajanlaştırılmış parti yönetimi görüntüsü modeli ortaya koyuyor.

    Garip değil mi?
    Diğer tarafta, Eİ belediye başkanlığı koltuğuna oturur oturmaz, sanki bir el derhal bu şehirde yaşayan insanların bilgilerini teslim et talimatı vermiş gibi; İstanbulluların bilgileri doğrudan İngiltere ve İsrail odaklı bir yapıya teslim ediliyor ve her bir vatandaşımız bu ajanlık modeli üzerinden Türkiye düşmanlarının doğrudan hedefi haline getiriliyor.

    Casusluk modellemesi özellikle dijital üzerinden—ifade edelim ki—hacker modellemesi ya da benzer yöntemlerle o kadar kolay hale getirildi ki, insan devşirme süreçleri ürkütücü biçimde hızlandı.

    Aynı tehlike PKK’nın Türkiye’ye yönelik politikalarında da gözle görülür; içeride insan devşirme noktasında maalesef yurt dışı kaynaklı olarak müthiş mesafeler kat ettiler.
    Velhasıl, doğrudan bir casusluk söz konusudur; Türkiye’ye değil, Türkiye’nin dışında devşirildikleri adreslerin (büyük güçlerin) çıkarlarına inandırılmış isimler üzerinden casusluk modellemesi geliştirilmiştir ve acil tedbir alınması gerekmektedir.

    İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, MİT’in ve yargının birlikte çalışacağı bir modelde, hayatın bütün alanlarında siyasette, sosyal hayatta, dijitalde faal olan bu yapılar teker teker açığa çıkarılacak ve adalete teslim edilecektir.
    Bu casus yapılar yalnızca Londra ve İsrail merkezli değil; ABD ve Almanya’nın da veya başka devletlerin içerdeki uzantılarıdır.

    Metin Külünk – Siyasetçi

  • Korkutmak Değil Kazanmak: KURGAN Döneminde Vergi Barışının Akılcı Gerekliliğ

    Korkutmak Değil Kazanmak: KURGAN Döneminde Vergi Barışının Akılcı Gerekliliğ

    Yeni Dönem: KURGAN ve Vergi Denetiminde Dijital Gözetim Çağı

    Türkiye’de 1 Ekim 2025 itibarıyla fiilen uygulamaya giren KURGAN (Kuruluş Gözetimli Analiz Sistemi), vergi denetiminde bir dönüm noktasıdır.
    Bu sistem, e-Fatura, e-Arşiv, e-Defter, MASAK, SGK, Gümrük ve Bankacılık verilerini entegre ederek mükellefleri anlık veri analiziyle izleyen bir yapay zekâ platformudur.
    Amaç, sahte belge düzenleme ve kullanımıyla etkin mücadele etmek; yani devletin “bilgiyi denetime dönüştürmesi”dir.

    Bu hedef teknik olarak yerindedir; çünkü klasik denetim, yıl sonu incelemesine dayanır ve çoğu zaman geriden gelmektedir.
    Ancak, her dijital reformun olduğu gibi bu dönüşümün de ekonomik ve psikolojik bir geçiş maliyeti vardır.

     Gerçek Ekonomi: Faiz, Kur ve Finansman Sıkışıklığı

    KURGAN’ın uygulamaya girdiği tarih, Türkiye ekonomisinin en sıkışık dönemlerinden birine denk gelmektedir.
    Faiz oranları yüksek, kur baskısı sürüyor, reel sektörün finansmana erişimi ise oldukça güçtür.
    Konkordato ilan eden firma sayısındaki artış, işletmelerin nakit akışındaki bozulmanın açık göstergesidir.

    Bu tabloda firmaların temel önceliği “yaşamak” yani üretmek, istihdamı sürdürmek, borcunu çevirmektir.
    Böyle bir iklimde vergi cezalarının artırılması, teminat uygulamalarının genişletilmesi ve özellikle VUK 359 kapsamlı hapis riskinin yaygınlaşması, mükelleflerin üzerinde ciddi bir psikolojik baskı yaratmaktadır.
    Bu baskı, vergi uyumunu teşvik etmek yerine korku üretmeye başlarsa, sonuç tam tersi olur: kayıt dışılık artar.

    Hukuki Çerçeve: KURGAN, VUK 359 ve Yargıtay Gerçeği

    Yargıtay’ın onlarca kararında açıkça görüyoruz:

    • Gerçek bir işlem varsa ama miktar farklıysa bu “muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge”,
    • Gerçek bir işlem yoksa **“sahte belge”**dir.

    Bu ayrım, 2002’den 2021’e kadar tüm Yargıtay 11. Ceza Dairesi kararlarında korunmuştur.
    Ancak uygulamada, bu ayrım çoğu kez “otomatik risk puanlamasıyla” bulanıklaşma riski taşımaktadır.
    KURGAN verisi bir “delil” değil, sadece “ön analiz”dir. Rehber de bunu açıkça söylemektedir.
    Ama pratikte müfettişler, bu veriyi kanaat oluşturmanın merkezi unsuru haline getirirse, masumiyet karinesi zedelenir.

    Vergi hukukunda kast esastır; “bilmeden sahte belge kullanma” suç değildir.
    Ancak 1 Ekim sonrası dönem, “bilme ihtimali vardı” gerekçesiyle bu çizgiyi tehlikeli biçimde genişletmektedir.
    Bu da hem vergi yargısında hem ceza mahkemelerinde dava patlaması riskini doğuruyor.

     Ekonomik Sonuç: Uyum mu, Kayıt Dışılık mı?

    Vergi denetiminin amacı ceza değil, tahsilattır.
    KURGAN ile hedeflenen denetim yoğunluğu, doğru yönetilmezse ters etki doğurabilir:

    • İşletmeler “yanlış anlaşılma korkusuyla” ticaretten çekilebilir,
    • Belgesiz işlem oranı artabilir,
    • Vergi tabanı daralır,
    • Yargı sistemi (vergi mahkemesi, istinaf, Danıştay, Yargıtay) yüz binlerce dosyayla kilitlenir.

    Zaten hâlihazırda vergi uyuşmazlıkları Türkiye yargı sistemindeki en kalabalık dava türlerinden biridir.
    Bir de her “riskli işlem” doğrudan suç duyurusuna konu olursa, bu yük yönetilemez hale gelir.

    Akılcı Çıkış: Ekonomik Suça Ekonomik Ceza

    Vergi kaçakçılığı elbette cezalandırılmalıdır; ancak “ekonomik suça ekonomik ceza” prensibi, çağdaş vergi hukukunun temelidir.
    Örneğin Almanya, Fransa ve İtalya’da vergi kaçakçılığı cezaları hapis yerine yüksek oranlı para cezası + tahsil garantisi ile çözülür.
    Amaç “hapsetmek” değil, “geri almak”tır.

    KURGAN sistemi henüz oturmamışken cezaları ağırlaştırmak, sistemi cezalandırıcı bir refleksle başlatmak anlamına gelir.
    Bu, güveni değil korkuyu büyütür.
    Oysa dijital denetim sistemleri güvenle çalışır; mükellef devlete inanırsa sistem işler.

    Politik Öneriler: Geçişi Yumuşatmak, Tahsilatı Arttırmak

    Bu noktada rasyonel ve adaletli birkaç politika adımı kaçınılmaz görünmektedir:

    1. Önceki Yılları da kapsayan 2025 Matrah Artırımı acilen gündeme alınmalıdır.
      Bu, hem geçmiş dönem risklerini sıfırlar hem KURGAN sistemine temiz başlangıç sağlar.
    2. Vergi Barışı sadece af değil, uyum mekanizması olarak kurgulanmalıdır.
      Öneri: Faiz hariç taksitlendirme + geçmiş dosyalar için “kastın yokluğu” halinde ceza indirimi.
    3. VUK 359 yeniden düzenlenmelidir.
      • “Sahte belge” ile “yanıltıcı belge” açıkça ayrılmalı.
      • Kast unsuru somut kriterlerle tanımlanmalı.
      • KURGAN risk verileri sadece destekleyici unsur sayılmalıdır.
    1. TÜRMOB ve meslek mensupları güçlendirilmelidir.
      Mali müşavir, KURGAN sürecinde hem filtre hem rehberdir. Risk analizinde “ön kontrol yetkisi” verilmelidir.
    2. Ekonomik Suça Ekonomik Ceza Reformu başlatılmalıdır. Hapis cezası yerine para cezası + sicil puanı sistemi uygulanabilir.
    3. KURGAN Geçiş Dönemi Rehberi hazırlanmalı, sistemin ilk 12 ayı “deneme dönemi” sayılmalıdır.

    Sosyolojik Boyut: Devletle Barış, Vatandaşla Güven

    Vergi, sadece teknik bir işlem değil, toplumsal bir sözleşmedir.Devlet, mükellefi denetler ama aynı zamanda onunla “ortaklık” kurar. Bu ortaklıkta korku değil güven egemen olmalıdır. Bugün reel sektörün beklentisi “barışma fırsatı”dır: Af değil, adaletli bir sıfırlama; yeniden başlama şansı. Ekonomik yükün ağırlaştığı, finansman maliyetlerinin boğucu hale geldiği bir dönemde; mükellefi cezalandırarak değil, kazanarak gelir artırmak mümkündür.

    Sonuç Yerine;

    Kayıtlı Kalan Kazanır, Ama Sistemin de Kazandırması Gerekir

    KURGAN sistemi teknolojik bir devrimdir ama ekonomik bağlam göz ardı edilirse, iyi tasarlanmış bir sistem bile kötü sonuçlar doğurabilir.
    Vergi denetimi caydırıcı olmalı, ama aynı zamanda adil olmalıdır. Korkutmak yerine teşvik eden, cezalandırmak yerine uyum sağlayan bir yaklaşım şart. “Vergi adaleti, mükellefin dürüstlüğü kadar, devletin de makul olmasına bağlıdır.” Dolayısıyla bugün yapılması gereken, mükellefi sisteme kazandırmak; kayıt dışılığı değil, kayıtlılığı ödüllendirmektir.

    Korkutmak değil, kazanmak zamanı.
    KURGAN sistemini bir cezalandırma aracı değil, vergi barışının altyapısı olarak kurgulamak, hem devletin tahsilatını artırır hem ekonomiye nefes aldırır.

    Bu ülke üretmeden, üreteni küstürerek büyüyemez.

    Prof.Dr.Ayhan ERDEM

  • Gazetecilikte Güven Erozyonu. İslahiye’de Tarafsız Haberciliğe Olan İhtiyaç

    Gazetecilikte Güven Erozyonu. İslahiye’de Tarafsız Haberciliğe Olan İhtiyaç

    Gazetecilik; halkın gözü, kulağı ve sesi olma sanatıdır. Ama ne yazık ki bu sanat, son yıllarda hem ülke genelinde hem de ilçemiz İslahiye’de yavaş yavaş anlamını yitirmeye başladı.
    Artık vatandaş kimin haberine inanacağını, kimin doğruyu söylediğini, kimin ise birilerinin sesi olduğunu ayırt etmekte zorlanıyor.

    Ben ilçede hemen her hafta ziyaretlerde bulunuyorum. Kahvede, çarşıda, esnaf arasında oturup sohbet ettiğimde insanların ağzından şu cümleyi sıkça duyuyorum:

    “Gazeteciler taraf tutuyor, kime güveneceğimizi bilemiyoruz.”

    İşte tam da bu noktada durup düşünmek gerekiyor.
    Gazetecilik, bir tarafın değil hakikatin tarafında olmalıdır. Eğer bir haberci, bir köşe yazarı ya da bir medya kuruluşu; haberi objektif değil de kişisel yakınlıklara göre yazıyorsa, o zaman halkın güvenini kaybetmeye mahkûmdur.
    Unutmayalım, güveni bir kez yitiren bir gazeteci, kalemini istediği kadar sivriltsin, artık sesi cılız çıkar.

    Bazı meslektaşlarımız, kalemini toplumun değil, çevresinin çıkarı için kullanıyor gibi bir izlenim veriyor.
    Belki farkında değiller ama bu yaklaşım, sadece kendi itibarlarını değil, tüm yerel basının güvenilirliğini zedeliyor.
    Oysa İslahiye’de basın, insanların sesi olmalı — bir grubun değil, herkesin sesi.

    Elbette eleştirmek suç değil, tam tersine gazeteciliğin en önemli görevi.
    Ama eleştirinin hakkaniyetli, ölçülü ve veriye dayalı olması gerekir.
    Bir haberde duygular değil, gerçekler konuşmalı. Çünkü gerçeklerin olmadığı yerde gazetecilik değil, propaganda başlar.

    İslahiye küçük bir ilçe olabilir ama burada yapılan her haberin yankısı büyük olur.
    Bir kelimeyle insanı yüceltebilir, bir cümleyle yılların emeğini gölgeleyebilirsin.
    İşte bu yüzden, kalem tutan her elin sorumluluğu da ağırdır.

    Bugün yerel basının yeniden güven kazanması gerekiyor.
    Bunun yolu da çok basit: Tarafsız olmak, kimseye yanaşmadan, kimseden uzaklaşmadan doğruları yazmak.
    Çünkü gazetecilikte en büyük güç ne köşenin uzunluğu, ne de takipçi sayısıdır; en büyük güç güvendir.

    Gelin hep birlikte bu mesleğe yeniden itibar kazandıralım.
    Çünkü biz doğru olursak, halk bize yeniden inanır.
    Ve o zaman İslahiye’de gazetecilik sadece bir iş değil, yeniden bir güven mesleği olur.
    Hataları siz bulunuz.

    Saygılarımlar…
    Dua ve sevgi ile kalın…

  • Değişimin Kapısını Çalmak – Leyla Öztürk

    Değişimin Kapısını Çalmak – Leyla Öztürk

    Sevgili okurlar;

    Hayat bazen öyle bir noktaya gelir ki, her şey aynı kalır ama hiçbir şey eskisi gibi değildir. Sabah aynı saatte kalkarsınız, aynı kahveyi içersiniz, aynı insanlarla konuşursunuz… ama içten içe bir huzursuzluk vardır. Sanki içinizde biri, “Artık buradan gitmemiz gerekiyor” der. İşte o ses, değişimin ilk işaretidir.

    Değişim kimine göre korkutucu, kimine göre heyecan vericidir. Aslında değişim, ikisinin tam ortasında bir yerdedir: Korku ve cesaretin dans ettiği ince bir çizgide. Çünkü insan, alıştığı düzeni bırakmaktan çekinir. Tanıdık olan güvenlidir, ama güvenli olan her zaman doğru değildir.

    Bir düşünün: Kelebek, kozadan çıkarken en çok o anda zorlanır. Ama eğer o anı atlatamazsa, uçmayı hiç öğrenemez. Biz de hayatta, en sıkıştığımız anlarda aslında dönüşümün eşiğindeyizdir.

    Değişimin en güzel tarafı, bizi yeniden tanıştırmasıdır. “Ben kimim, ne istiyorum, gerçekten nereye aitim?” sorularını sormaya başlarız. Cevaplar hemen gelmez ama geldiklerinde bizi bambaşka bir yola sokarlar.

    Tabii değişim sihirli bir değnek değildir. Cesaret ister, sabır ister. Bazen insanlar sizi anlamaz, bazen eski çevreniz “Ne gerek vardı ki?” der. Ama unutmayın: Her büyük değişim önce yalnızlıkla başlar, sonra alkışlarla devam eder.

    Benim öğrendiğim şu: Hayatta en büyük pişmanlık, yanlış kararlar değildir; hiç karar verememektir. Denememek, kaybetmekten daha ağırdır. Çünkü en azından deneyince, kendi hikâyeni yazarsın.

    Eğer şu sıralar hayatınızda bir şeylerin yerinden oynamaya başladığını hissediyorsanız, direnmeyin. Belki de evren size sadece, “Yeni bir sen olma zamanı geldi” demek istiyordur.

    Kapıyı çalıyor olabilir…
    Açın.

    Sevgi ve saygılarımla..

  • Yola Çıkmak, Yolu Açmak ve Bir Markanın Hikâyesi

    Sevgili okurlar;

    Reklamların gücü, sadece bir ürün ya da hizmeti tanıtmaktan ibaret değildir. Bazen bir reklam, toplumun ortak duygularına dokunur, bir kültürün simgesine dönüşür. Opet’in son reklam filmi de tam olarak böyle bir yerde konumlanıyor.
    Film, boş bir yolda ilerleyen kamera ile başlıyor. Yol, hepimiz için çok tanıdık bir metafor. Kimimiz için hayatın inişli çıkışlı serüveni, kimimiz için hedeflere ulaşmanın simgesi… Ve reklamın ilk cümlesi geliyor: “Herkes yola çıkar.”
    Hemen ardından gelen ikinci cümle ise markanın kendisini koyduğu eşsiz yeri işaret ediyor: “Biri yolu açar.”
    Bu vurgu, Opet’i sıradan bir yakıt sağlayıcısı olmaktan çıkarıyor; liderliği, öncülüğü ve topluma yön veren markalardan biri olma iddiasını öne çıkarıyor. Yani Opet, kendisini sadece araçların deposunu dolduran bir istasyon değil, yolun kendisini anlamlandıran bir marka olarak konumlandırıyor.
    Reklamın ilerleyen sahnelerinde “9. kez Türkiye’nin en sevilen akaryakıt markası” olma başarısı paylaşılıyor. İşte burada sosyal kanıt devreye giriyor: Tüketicinin sevgisiyle taçlanan bir marka, kendisini anlatmaya gerek duymadan toplumsal güvenin simgesi haline geliyor. Aynadan görünen kalp figürleri ve güneşe uzanan yol, bu hikâyeyi duygusal bir görsellikle tamamlıyor.
    Opet, bu reklamla sadece “benzin satan” bir marka değil, güven, sevgi ve örnek olma değerlerini sahiplenen bir kurum olduğunu hatırlatıyor.
    Güçlü Yönler
    •Duygusal Bağ: Yol metaforu ve sevgi vurgusu, markayı rasyonel rekabetten çıkarıp duygusal bir yere taşıyor.
    •Slogan Gücü: “Herkes yola çıkar, biri yolu açar” ifadesi, kısa ve akılda kalıcı bir liderlik mesajı veriyor.
    •Sosyal Kanıt: “9. kez” vurgusu, başarıyı toplumun onayıyla destekliyor.
    •Kurumsal Güven: Koç Holding logosu ile güven pekiştiriliyor.
    Geliştirilmesi Gereken Noktalar
    •Metafor Çeşitliliği: Yol metaforu güçlü ama çok kullanılan bir sembol. Uzun vadede yaratıcı çeşitlilik gerekli olabilir.
    •Somut Fayda Eksikliği: Hizmet kalitesi ve farklılaştırıcı özellikler ikinci planda kalıyor.
    •Genç Kuşağa Erişim: Z kuşağı için daha interaktif, mizahi ve dijital odaklı iletişim dili kullanılabilir.
    •Küresel Perspektif: Mesaj tamamen iç pazara yönelik. Evrensel bir dil, uluslararası arenada markayı daha güçlü kılabilir.
    Kısacası, Opet bu reklamla yine yola çıktı ve yolu açtı. Ama önümüzdeki yıllarda bu yolculuğu, sadece duygusal değil, aynı zamanda yenilikçi ve somut faydalarla da desteklemesi, markanın liderliğini daha da sağlamlaştıracaktır.

    Saygılarımla.
    Prof Dr. Ayhan ERDEM

  • Yaşadığımız Şehir Bizi Korkak Büyütmedi…

    Yaşadığımız Şehir Bizi Korkak Büyütmedi…

    Sevgili okurlar;
    Biz bu şehirde gözlerimizi açtık. Dar sokaklarında çocuk olduk, geniş ovalarında hayaller kurduk. Yokuşlarında ter döktük, yağmurunda ıslandık, güneşinde piştik. Ama hiçbir adımımızı korkuyla atmadık. Çünkü bu şehir bize öğretti: Korku, insanı küçültür; cesaret ise büyütür.

    Biz korkarak değil, inanarak yürüdük. Ne işimizi korkuyla yaptık, ne duygularımızı gizledik. Hayata hep aşkla tutunduk. Sabahın ilk ışığında simit tezgâhında duran çocuğun emeğinde, tarlada sabahın serinliğinde toprağa su veren çiftçinin azminde, kepenk açan esnafın duasında gördük cesareti. Bu şehir bize şunu söyledi: “Korkma, ekmeğini alın terinle kazan; o ekmek sana güç olur.”

    Hiçbir siyasi gücün gölgesine sığınmadık. Gelip geçici menfaatler için kimseye yakın görünmedik. Bizim dostluğumuz sahici oldu; dosta dost olduk, düşmana bile insanca yakınlık gösterdik. Ekmek uğruna kimseye sırt çevirmedik, kimsenin arkasından iş çevirmedik. Soframızda ekmek bölüşürken de, yol yürürken de yüzümüz hep aynıydı.

    Yolumuza yol olanlara biz de yol olmaya çalıştık. El uzatana elimizi uzattık, taş atana sabrımızla karşılık verdik. Çünkü biliyorduk ki gerçek güç, insanın makamında değil, yüreğinin temizliğinde saklıdır.

    Bugün bize sırt dönenler var, biliyoruz. Ama vakti geldiğinde o sırtlar tekrar bize dönecek, aynı yolda aynı gölgede buluşacağız. Çünkü hakikat, eninde sonunda kendini gösterir. Biz kimseye kırgın değiliz; yarın kapımızı çalacak olanlara da aynı kalple bakacağız.

    Biz kimseye bağımlı olmadık. Gücümüzü başkasının gölgesinde değil, kendi alın terimizde, kendi yüreğimizde aradık. Bugün attığımız her adımda, gece gündüz alın teriyle kazanan ustanın, öğrencisini yetiştiren öğretmenin, hasta başında nöbet tutan hemşirenin cesaretini taşıyoruz. Çünkü biz hep şunu bildik: “Hayat korkana değil, cesur olana yol verir.”

    Şimdi geriye dönüp baktığımızda en büyük kazancımızın cesaretimiz olduğunu görüyoruz. Çünkü korkmadan yürüyenlerin yolu her zaman daha aydınlıktır.

    Bu şehir bize korkak olmayı öğretmedi. Aksine, yüreğimizi dinlemeyi, dik durmayı ve doğru bildiğimiz yolda yürümeyi öğretti. Ve biz inanıyoruz ki:
    Yüreğini ortaya koyanlar asla kaybetmez.
    Biz korkmadık, bundan sonra da korkmayacağız.

    👉 Korkusuz yaşadık, korkusuz yarınlar kuracağız.

  • Opet Sayılar’dan Fazlası

    Opet Sayılar’dan Fazlası

    Sevgili okurlar;

    “Akaryakıt sektöründe artık yalnızca istasyon sayısı konuşulmuyor. Tüketici, güven, deneyim ve toplumsal fayda da satın alıyor. Peki bu denklemde OPET’in yeri nerede?”

    “OPET = Sayılardan Fazlası” başlıklı yazımda, markanın Sunpet ile homojen dağıtılan güçlü istasyon ağı, uzun soluklu sosyal sorumluluk projeleri ve başarılı reklam stratejileri üzerinden sektörde nasıl farklılaştığını ele aldım.

    Sizce tüketici zihninde daha kalıcı olan liderlik hangisi?

    Erişim mi, yoksa deneyim mi?

    Petrol Ofisi’nin BP devralması sonrası yayınladığı “açık ara en yaygın istasyon ağı” reklamı, sektörde taşları yerinden oynattı. Erişim üstünlüğünü net bir iddiayla sahiplenen bu mesaj, haliyle rekabeti de daha görünür kıldı. Peki, böyle bir tabloda Opet nerede duruyor?

    Bir gerçeği netleştirelim: Opet, Sunpet markasıyla birlikte 1800’ü aşkın istasyonuyla aslında erişim açısından Petrol Ofisi ile eşdeğer bir networke sahip. Üstelik bu ağ, Türkiye’nin farklı bölgelerine homojen şekilde yayılmış durumda. Yani “ulaşılabilirlik” yalnızca PO’nun sahipleneceği bir değer değil.

    Ama Opet’in gücü yalnızca istasyon sayısından ibaret değil. “Temiz Tuvalet Kampanyası”, “Kadın Gücü”, “Tarih’e Saygı” gibi sosyal sorumluluk projeleri, markayı sadece bir yakıt sağlayıcı olmaktan çıkarıp, toplumla yan yana yürüyen bir aktör haline getiriyor. 25 yıldır devam eden “Temiz Tuvalet” girişimi, artık bir marka sembolü. Bu tür projeler, rakamlarla ölçülemeyen ama tüketici zihninde kalıcı yer edinen bir değer yaratıyor.

    Reklam tarafına baktığımızda da Opet, uzun yıllar Cem Yılmaz’la yaptığı iş birlikleri, akılda kalan “Boş Yok” kampanyası, son dönemde öne çıkan Opet Pay uygulamasıyla hem geleneksel hem de dijital iletişimde farklı bir yol çizdi. Bu çizgi, “yakıtın ötesinde” bir marka deneyimi sunuyor.

    Sektörel açıdan bakıldığında Opet, “istasyon yaygınlığı” gibi sayısal göstergelerde PO ile rekabet ederken, “deneyim ve toplumsal değer liderliği” alanında ayrı bir kulvar açıyor. Akademik bir bakışla bu, farklılaşma stratejisinin en güçlü örneklerinden biri. Çünkü tüketici sadece aracına yakıt doldurmuyor; güven, hijyen, toplumsal fayda ve keyif satın alıyor.

    Bugün geldiğimiz noktada sorulması gereken soru şu: Tüketicinin zihninde hangi liderlik daha kalıcı olacak? Erişim mi, yoksa deneyim mi?

    Benim cevabım net: Opet, sayılardan fazlasını anlatıyor. Ve uzun vadede, tüketiciye dokunan bu insani taraf, markanın en güçlü rekabet avantajı olacak.

    Saygılarımla…

  • Rakiplik mi? Dayanışma mı?

    Rakiplik mi? Dayanışma mı?

    Sevgili okurlar;

    Sektörümüzde sıkça duyduğumuz bir kavram var: rakiplik.
    Evet, hepimizin farklı işletmeleri, farklı hedefleri ve farklı müşteri kitleleri var. Doğal olarak, aynı alanda faaliyet gösterdiğimiz kişiler “rakip” olarak görülüyor. Fakat şunu unutmamak gerekir ki; rekabet, aslında büyümenin ve gelişmenin en önemli itici gücüdür.

    Gerçek rakiplik, birbirini yok etmek değil; birbirini ileriye taşımaktır. Çünkü sektörün geneli güçlendiğinde, aslında hepimiz bundan fayda sağlarız. Dayanışma ile gelişen bir sektör, tek başına büyümeye çalışan bir işletmeden çok daha uzun ömürlü ve güçlüdür.

    Zor zamanlarda birbirimize omuz vermek, bilgi paylaşmak, ortak sorunlara çözüm aramak ve hatta birlikte projeler geliştirmek, hem iş dünyasının etik değerlerini ayakta tutar hem de toplumun bize olan güvenini artırır.

    Unutmayalım ki; rakip dediğimiz kişiler aslında aynı yolun yolcularıdır. Aynı sorunlarla uğraşır, benzer mücadeleler verir ve aynı hedefe ulaşmaya çalışırlar. İşte bu yüzden, rakipliğin ötesinde “dayanışma” kültürünü yaşatmamız gerekir.

    Bugün birbirine destek olan işletmeler, yarın çok daha güçlü bir sektörün temelini atar. Kısacası; rekabet bireysel başarıyı, dayanışma ise ortak kazancı getirir.

    Saygı ve sevgilerimle…

  • Tam Bitti Derken…

    Tam Bitti Derken…

    Sevgili okurlarım;
    Hayatta bazen öyle anlar gelir ki; nefesin daralır, önündeki yollar kapanır, geleceğin puslu bir sis perdesi gibi görünür. İşte tam o an, insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey bir elin omzuna dokunmasıdır. Bu el bazen bir baba, bazen bir öğretmen, bazen de yüreği merhametle dolu bambaşka bir insandır.

    Tam bitti derken…
    Bir baba şefkatiyle yaklaşan, sana güven veren, “Sen yaparsın” diyen o büyük insanlar çıkıverir karşına. Onlar, yıkılmış bir gencin kalbinde yeniden umut yeşertir. Onlar, düşmüş bir yüreği kaldırır, geleceğe yeniden ışık tutar.

    Bir gencin hayallerini şekillendirmek, onun geleceğine yön vermek öyle basit bir şey değildir. Çünkü bazen tek bir cümle, bir bakış, bir dokunuş bile hayatın yönünü değiştirebilir. O büyük insanlar; çıkar beklemeden, karşılık istemeden, sadece iyiliğin değeriyle hareket ederler.

    Belki bir öğretmeninizdir, belki bir komşunuz, belki hiç tanımadığınız bir gönül insanı… Ama hepsinin ortak noktası şudur: Kalplerinde taşıdıkları baba şefkati. Çünkü baba şefkati sadece kan bağıyla değil, yüreğin büyüklüğüyle ölçülür.

    Bugün hayallerinin peşinde koşan, geleceğini inşa eden nice gençler var ki; arkalarında işte bu görünmez kahramanların dokunuşu vardır.

    Hayat bazen “tam bitti” dedirtir ama unutmayalım ki; büyük insanların eli, bir gencin kaderini yeniden yazabilir.

    Tam bitti derken;

    • Bir bakış umut olur, bir söz yol gösterir.
    • Allah yeni bir kapı açar, gönlündeki yük hafifler.
    • Baba şefkati gibi bir el dokunur, hayat yeniden başlar.
    • Karanlık en yoğun anında sabahın ışığını müjdeler.
    • Bir insan çıkar karşına, geleceğine yön veren iz bırakır.
    • Umut küllerinden doğar, hayaller yeniden şekillenir.
    • En büyük güç, tam bitti derken içinden doğar.
    • Bir tebessüm, bir dua, bir dokunuş her şeyi değiştirir

    Selam ve dua ile kalın…

  • Krizi Fırsata Çevirmek: Daralan Ekonomide İş Yapma Sanatı

    Sevgili okurlar;
    Ekonomik kriz… Adı bile insanın omuzlarına ağırlık bindiriyor. Hele bir de haber bültenlerinde kırmızı renkle yazılmış “son dakika” ifadesini görünce, kahve kupasını sıkıca tutma ihtiyacı hissediyoruz. Ama gelin itiraf edelim: Tarih boyunca en büyük başarı hikâyeleri, tam da bu “kara bulutlu” zamanlarda yazıldı.

    Zorluk, insana hiç bilmediği kaslarını çalıştırır. Tıpkı suyun altında nefesini tutarken “Ben bu kadar dayanabiliyor muydum?” diye şaşırmak gibi. Kriz, bize “konfor alanını terk et” derken aslında “hayal gücünü devreye sok” demek istiyor.

    1. Maliyet değil, verimlilik odaklı düşünün
    Kriz kapıyı çaldığında ilk refleks “ışıkları kapat, çayları küçült” olur. Ama sadece gider kısarak büyüyen görülmemiştir. Önemli olan aynı kaynakla daha fazlasını yapmanın yollarını bulmak. Mesela ben ofiste kâğıt israfını önlemek için çift taraflı çıktı almayı başlattım; bir baktım ki masraflar azalmış, çalışanlar da sudoku çözmek için ekstra kâğıt istemez olmuş!

    2. Yeni pazarlar keşfedin
    İç piyasada işler yavaşladığında “Bu iş burada yürümüyor” deyip bırakmak kolaydır. Oysa dünya büyük. Belki de ürününüz, bir başka ülkede tam da aranan şeydir. Geçen ay bir tanıdığım, Türkiye’de elde kalmış kışlık atkı stoklarını Dubai’ye sattı. Onlar soğuğu görmese de “moda” diye aldı gitti!

    3. Yeniliğe açık olun
    Kriz zamanında müşteri, “yenilik” kelimesine daha sıcak bakar. Eski düzen bozulmuştur zaten, yeniyi denemekte ne sakınca var? Farklı ödeme planları, mini paketler, sürpriz hizmetler… Bir gün bakarsınız, kriz bitse bile müşteri yeni halinize alışmış.

    4. İlişkileri güçlendirin
    Ekonomi daralınca herkes daha seçici olur. Müşteriniz, tedarikçiniz, çalışanınız… Hepsiyle bağınızı sağlamlaştırmanın tam zamanı. Bazen kriz bahanesiyle yapılan samimi bir sohbet, uzun vadede yapılan milyonluk reklamlardan daha etkili olur.

    Sonuçta kriz, sadece “nasıl hayatta kalırım” sorusu değil; “nasıl güçlenirim” sorusudur. Savunmadan çıkıp fırsat moduna geçtiğinizde, rüzgâr sert esse bile yelkeni doğru ayarlarsınız. Çünkü kaptanı gerçek kaptan yapan, sakin denizde değil; fırtınada limana ulaşma becerisidir.

    O yüzden… Fırtına varsa korkmayın. Belki de dalgalar sizi, gitmeyi hiç düşünmediğiniz ama çok seveceğiniz bir sahile götürecek.

    Saygılarımla…

  • İslahiye’nin Sessiz Kahramanları

    İslahiye’nin Sessiz Kahramanları

    Sevgili okurlar;

    Her sabah gözümüzü açtığımızda, bizi temiz bir sokak, çalışan bir trafik lambası, kesintisiz akan su ve düzenli bir ilçe karşılıyor. Bunların arkasında kimler var hiç düşündünüz mü?

    Gün henüz doğmadan, temizlik işçileri elinde süpürgeyle sokak sokak dolaşıyor. Yol çalışmasında ter döken bir belediye personeli, öğle sıcağında asfalt döküyor. Sağlık ocağında sabırla bekleyen hemşire, bir çocuğun aşısını yaparken yüzüne gülümseme katıyor. Okulda tahtanın başında sessizce ders anlatan öğretmen, belki de geleceğimizin doktorunu, mühendisini yetiştiriyor.

    Biz onları çoğu zaman görmüyoruz. Belki fark etmeden yanlarından geçiyoruz. Ama bu ilçe, İslahiye’miz, işte onların emeğiyle ayakta duruyor.

    Kimi zaman sadece bir teşekkürü hak ediyorlar, kimi zaman ise çok daha fazlasını… Ama çoğu, ne alkış bekliyor ne madalya. Görev bilinciyle, vicdanıyla, alın teriyle çalışıyor. Sessiz ama onurlu bir şekilde…

    Bu yazıyı yazmak istedim, çünkü bu insanlar genellikle haber bültenlerine konu olmazlar. Büyük afişlerde yüzlerini görmeyiz. Ama bu ilçe, onların omuzlarında yükseliyor.

    Belki bir dahaki karşılaşmanızda bir selam verirsiniz, bir kolay gelsin dersiniz… Belki çocuğunuzun öğretmenine bir teşekkür notu yazarsınız. Belki sağlık ocağından çıkarken hemşireye gülümsersiniz. Küçük bir tebessüm bile, bazen en büyük teşvik olur.

    Çünkü bu ilçenin en büyük kahramanları; en sessiz çalışanlarıdır.

    Saygılarımla…

  • Dijital Gürültüde Sessizliğin Gücü

    Sevgili Okurlar;

    Her gün yüzlerce bildirim alıyoruz. Telefonumuz çalmasa bile gözümüz bir sosyal medya ekranında, aklımız bir sonraki güncellemede, kalbimizse hep biraz meşgul. Bilgiye anında ulaşmanın getirdiği bu “dijital konfor”, aslında sessizliği elimizden alıyor. Geriye sadece sürekli akan ama nadiren duran bir zihin kalıyor.

    Oysa sessizlik bir lüks değil; ihtiyaç. Bir konuyu gerçekten düşünmek, bir fikri büyütmek, bir duyguyu anlamlandırmak ancak sessizlikle mümkün. Kalabalığın ortasında sessizliği aramak, bir zamanlar lüks otel lobilerinde huzur bulmaya benziyordu. Şimdiyse bu arayış, ekran ışığını kapatıp içsel bir pencere açmakla eşdeğer.

    Peki biz ne zaman sessiz kaldık en son?

    Belki bir sabah kahvenizi içerken sadece dışarıyı izlemelisiniz. Belki telefonsuz bir yürüyüş denemelisiniz. Ya da hiçbir şey yapmadan, sadece düşünmeden oturabilmelisiniz. Çünkü zihnin en derin cevapları, genellikle gürültü değil, sessizlik içinde saklıdır.

    Zaman hızla akarken, bazen durmak en devrimci harekettir.

    Saygılarımla.

  • Deprem Bölgesinde Esnaf Olmak İslahiye’nin Yeniden Ayağa Kalkış Hikayesi

    Sevgili okurlar;

    6 Şubat 2023, hepimizin hafızasına kazınan acı bir tarih olarak kalacak. İslahiye’miz, o gün sadece binalarını, yollarını değil; aynı zamanda umutlarını, geleceğe dair hayallerini de enkaz altında bıraktı. Ancak zaman geçti, yaralar bir nebze sarıldı, hayat kaldığı yerden devam etmek zorunda kaldı. Bu süreçte en büyük sınavı ise hiç şüphesiz ilçemizin esnafı verdi.

    Deprem sadece binaları yıkmadı, ekonomiyi de durma noktasına getirdi. Dükkanını kaybedenler, malını-mülkünü enkazda bırakanlar, müşterisi azalanlar, psikolojik olarak toparlanamayanlar… Esnaflık zaten zorlu bir işken, deprem bölgesinde esnaf olmak çok daha ağır bir sorumluluk haline geldi.

    İslahiye Esnafı Umudunu Yitirmedi
    Bugün baktığımızda, İslahiye’nin çarşısında yeniden bir hareketlenme var. Kahvaltıcılar, kasaplar, manavlar, tekstilciler… Her biri dükkânlarını tekrar açmanın gayretinde. Kimi konteynerlerde hizmet veriyor, kimi yarım kalan dükkânında bir masa bir sandalye ile müşterisini bekliyor. Kolay mı? Elbette değil. Ama İslahiye’nin esnafı zoru başarmaya alışkın.

    Deprem sonrası İslahiye’de birçok esnaf kendi imkânlarıyla toparlanmaya çalıştı. İlk zamanlarda AFAD, Kızılay ve diğer yardım kuruluşları sayesinde bir nebze olsun nefes alındı. Şimdi ise yeniden üretmek, satmak, kazandırmak için mücadele ediyorlar.

    Destekler Yeterli mi?
    İslahiye esnafı devletin bazı desteklerinden faydalandı. Kredi olanakları, vergi ertelemeleri, çeşitli teşvikler sunuldu. Ancak birçok esnaf için bu destekler hâlâ yetersiz. Depremin etkisi sadece binaları değil, müşteri potansiyelini de azalttı. İnsanlar göç etti, alışveriş davranışları değişti, pazar daraldı. Bugün esnaf, hem kayıplarını telafi etmeye hem de yeniden müşteri kazanma mücadelesi veriyor.

    İslahiye Ticaret Odası, Esnaf ve Sanatkârlar Odası gibi kurumlar bu süreçte önemli görevler üstlendi. İslahiye Kaymakamlığı, Belediye ve Valilik nezdinde yapılan görüşmelerde esnafın talepleri sık sık gündeme geliyor. Geçtiğimiz günlerde İslahiye esnafı, Gaziantep Valisi Sayın Kemal Çeber’i ziyaret ederek taleplerini iletti. Bu görüşmelerin somut adımlara dönüşmesi ilçemizin ekonomisi için hayati önem taşıyor.

    Yerel Esnafa Sahip Çıkalım
    Bugün İslahiye halkı olarak en önemli görevlerimizden biri, esnafımıza sahip çıkmak. Büyük alışveriş sitelerine yönelmek yerine mahallenin bakkalından, kasabından, manavından alışveriş yapalım. Bir kıyafet alacaksak çarşıyı gezelim, bir kahve içeceksek ilçemizin işletmelerini tercih edelim. Çünkü her harcadığımız kuruş, İslahiye’nin kalkınmasına katkı demektir.

    Birlik ve beraberlikle aşamayacağımız hiçbir engel yok. Unutmayalım ki esnaf, bir şehrin can damarıdır. Onlar ayakta kalırsa, İslahiye de ayakta kalır.

    Umudumuzu Kaybetmeyelim
    Deprem, büyük bir yıkım getirdi. Ancak aynı zamanda dayanışmayı, birlik olmayı da öğretti. İslahiye’nin esnafı da, halkı da bu zorlu süreci atlatacak güce sahip. Yeter ki birbirimize destek olalım, alışverişlerimizi yerel esnaftan yapalım, İslahiye’nin ekonomisine sahip çıkalım.

    Bu topraklarda umut hep vardı, yine olacak.

    Sevgi Ve Saygılarımla…

    Dua ile kalın…

  • Hayat Kendi Ritminde Akıyor

    Sevgili okurlar,

    Bazen durup sadece nefes almak gerekir. Bir şey yapmadan, kimseye yetişmeden, sadece nefes almak… Çünkü hayat, çoğu zaman bir yarış gibi görünse de aslında kendi ritminde akan bir nehir gibidir. Biz ne kadar hızlansak da, o ne kadar yavaşlasa da, yine bildiği yoldan gitmeye devam eder.

    Her sabah uyandığında yapılacaklar listesiyle uyanıyorsan, biraz yavaşla. Hayat sadece yapılacaklar listesi değildir. Bazen pencereyi açıp dışarıyı seyretmek, kahveni sakince yudumlamak, çiçeğe su vermek, bir arkadaşına “Nasılsın?” demek de bir iştir. Hem de ruhunla yaptığın, seni sen yapan işler…

    Kendimize karşı çok acımasız olabiliyoruz. Daha çok çalışmalıyım, daha iyi görünmeliyim, daha çok başarmalıyım… Oysa bazen “Ben bugün sadece kendim olmak istiyorum,” demek de bir başarıdır. Kendini olduğun gibi kabul etmek, değişmekten korkmamak ama sırf başkaları istiyor diye de dönüşmemek…

    Hayat seninle birlikte yürür, senden önde değil. O yüzden dur, düşün ve sor kendine: Bugün gerçekten ne yapmak istiyorum?

    Çünkü hayat senin hikâyen. Başkasının kalemiyle yazılmamalı.

    Sevgi ve içtenliğimle…

    Leyla Öztürk
    leylaozturk@islahiyeili.com